Yalnızlık bir sebep midir yoksa sonuç mu?

marti3 copy

Bundan 5 sene evveldi, İstanbul’a gelişim. Ne sırtımda bavulum, ne kalacak yerim, ne de param pulum vardı. Ama çalışmaya gelmiştim, kendi ayaklarımın üzerinde durmaya.

İşte gerçek hayat buymuş; bundan önce anne babamın sırça sarayında el bebek gül bebek yaşamışım hayatı.

İlk geldiğim günlerde teyzemde kaldım, bana acilen bir öğrenci evi bulundu ve ben artık bambaşka insanlarla, bambaşka kişiliklerle aynı evi paylaşacaktım. Sanırım bu bir kâbustu.  Çünkü ben daha önce ailemden hiç ayrılmamıştım. Hiç kimseyle ortak bir hayatı paylaşmak durumunda kalmamıştım. Ama elden ne gelirdi ki…

İşyerim kaldığım eve biraz uzaktı, maaşım azdı, ailemden ayrıydım, evdeki insanlarla bir arada olmaktan çok rahatsızdım vs. hâsılı çok da güzel zamanlar geçirmiyordum.

Yaklaşık 4 ay kaldığım o evde yegâne arkadaşım Kezban’dı. Kezban Konya halkla ilişkiler son sınıf öğrencisiydi ve Radyo 7’de staj yapmak için gelmişti.

Kezban ile her akşam Fatih Fevzi Paşa caddesinde paramız varsa Henien’de tavuk burger yer, paramız yoksa da İstanbul’da olmanın sefasını! Sürerek sohbet eder, kol kola gezerdik.

Evin hali içler acısıydı, ne evdeki insanların evde yaşayan diğer insanlara saygısı vardı, ne de evde bir tertip düzen…  Herkes ayrı telden çalıyor, ev evden çok yol geçen hanına benziyordu. Gelenin gidenin, girenin çıkanın haddi hesabı olmadığı gibi, kimdi bu insanlar bilinmiyordu bile.

Gurbete mi alışılacaktı, bu keşmekeş hayata mı, işe mi, evdeki hale mi, yoksa yalnızlığa mı? Allah’ım ne girift bir haldi bu hal, ne çıkılmaz durumdu. İşte ruh halim böyleydi.

Bir gün yaşadığım evde kalamayacağımı, buna daha fazla dayanamayacağımı keşfedip, evde birkaç uyumlu görünen, yada öyle olmasını umduğum, çaresizlikten öyleymiş gibi düşündüğüm birkaç insanla müstakil bir ev bulup kiralama fırsatı doğmuştu. Allah’ım ne büyük bir umuttu bu, bu gurbet elde yaşamaya dair ne güzel bir alametti.

Ve derken ev hayatımın her değişim noktasındaki kadar sancılı bir şekilde kiralandı. Olsun, buna da binlerce şükürdü.

Eve ilk yerleştiğimizde ortak yaşamı kolaylaştırmak ve ortak yaşama alanında hakka hukuka riayet etmek maksatlı kurallar ve kaideler belirlemek gerektiğini söyleyip şimşekleri üzerime çekmiştim. Halbuki ben inancım ve yetiştirilme şeklim dolayısıyla böyle sıradan ve olması gereken bir şeyi söylerken herkesin de benimle aynı fikirde olacağını düşünmüştüm; netice öyle olmadı.

Herkes gene aynı tas aynı hamam, herkes kendine Müslüman bir şekilde yaşarken, gördüm ki bu bir tek beni rahatsız etmekte.  Bir tek ben bu durumun vahametinden muzdaripim.  İslâmi ahlaka aykırı bir çok olaya şahitlik ederken, kendimi de sorgulayıp içinde bulunduğum ortamdan kendimi sıyırmanın yollarını aramaya başladım.

Artık sadece iş yerindeki işlerim vardı, ev hayatı sadece kendi yaşam alanımla kısıtlıydı ve bunun içine kimseleri almayacaktım.

Gel zaman git zaman evdeki şahıslar birer birer evlenip gitti. Ben bu duruma da hayretle bakıyordum ya neyse…

İnsanı insan yapan yegâne olgu “kendin için yaşamak” ise şayet, bu evde bu ilke tam anlamıyla uygulanıyordu diyebilirim. 

Aile insanın sığındığı, kendini emin hissettiği yerdir ve eğer bunları içtenlikle yaşayıp hissettiğiniz bir aileden geliyorsanız benim gibi, bu yaşadığınız gurbet hayatı işkence gelmektedir.

İstanbul kocaman bir şehir, ancak merhum Üstad Necip Fazıl’ın da dediği gibi, güleni şöyle dursun ağlayanı dahi bahtiyar mı? Evet öyle.

Yalnızlık zordur, alışması da yaşaması da katlanması da zordur.  Yalnızlık paylaşılmaz ama alışılır. Yalnızlık, kendini dinlemektir, bunun da ötesinde becerebiliyorsan kendini bilmektir. 

Ben kendimi buldum mu yoksa bildim mi bilmiyorum ama yalnızlığa alıştım diyebilirim.  

Yazının başında da dediğim gibi 5 yıldır İstanbul’dayım.  Hayatımın en büyük tecrübesini yaşadığım bu şehrin kalabalığı içinde yalnız ve bahtiyarım.

Yorum Yazın